Bir ülkede önderlik makamı ile halk arasındaki mesafe büyüdüğünde arada yalnızca bir yönetim farkı değil, bir hakikat kopması doğar. Bugün yaşadığımız temel sorun da budur. Toplumu sırtına almak yerine toplumun omuzlarına yük bindirmeyi daha kolay bulan bir önderlik anlayışı giderek yerleşiyor. Oysa milletin yükünü hafifleten önderler değil, önderin yükünü taşıyan millet yorulur, yıpranır ve sonunda umut duygusunu kaybeder.
Ekonomide, adalette, belediyecilikte ya da sosyal hayatta karşı karşıya kaldığımız sıkışmanın görünmeyen nedeni, karar vericilerin çoğunun vatandaşın gündelik gerçekliğine temas edememesidir. Marketten çıkarken fişini iki kez kontrol eden insanın kaygısıyla, aynı tabloya masa başından bakan bir yöneticinin gördüğü dünya birbirine benzemez. Birisi hayatını tartar, diğeri rakamları. Temsiliyet kopması, siyaset biliminin en sert krizlerinden biridir ve bugün tam da bunun içinden geçiyoruz.
Bir belediye başkanının sokakta duyacağı ilk cümle ulaşımın pahalılığıdır; bir bakanın duyacağı ilk yakınma geçim sıkıntısı; bir milletvekilinin duyacağı ilk serzeniş ise artık kimsenin sesimizi duymadığıdır. Eğer önderlik makamı bu cümlelerin hakikatine temas etmiyorsa toplumla bağ kendiliğinden çözülür. Çünkü önderlik halka rağmen halk için değil, halkla birlikte ve halkın içinden sürdürüldüğünde anlam kazanır. İnsanlar artık süslü sözler değil, kendi hayat ritimlerine değen adımlar görmek istiyor.
Yoksulluk sınırının çok üzerinde ücret alan bir yöneticinin asgari ücretlinin derdini anlaması söylemle değil, gerçek temasla mümkündür. Öğretmenin kira sorununu duymayan bir makam atama politikasını sağlıklı belirleyemez. Bir hastanın randevu kaygısını bilmeyen bir yönetici sağlık sistemini adil şekilde yönetemez. Esnafın nakit akışı derdini görmeyen hiçbir ekonomik karar doğru sonuca ulaşamaz. Bu nedenle “Hepimiz toplumun önderleri gibi yaşarsak felakettir; önderler bizler gibi yaşadığında kurtuluş gelir” cümlesi günümüzün en yalın gerçeğidir.
Bugün halkın öfkesi yoksunluklardan çok, yöneticilerin kendileri için kurdukları ayrı imkânlaradır. Bu bir sınıf çatışması değil; adalet ve eşitlik talebidir. Halkın cebinden çıkanla yöneticinin hayatı arasında uçurum varsa hiçbir söz inandırıcı olmaz. Önderliğin güvenilirliği vatandaşla aynı cümlenin içine girebilmekten geçer.
Asıl mesele şudur; bizim önderlerden değil, önderlerin bizden öğreneceği çok şey var. Çünkü halk hayatı her gün yeniden tecrübe ediyor. Yönetici bunu masa başında öğrenemez. Ancak aramıza karışarak, aynı yolda yürüyerek, aynı pahalılığı görerek, aynı sağlık kuyruğunda bekleyen insanların kaygılarını duyarak öğrenebilir. Bugün bu ülkenin ihtiyacı, yönetilenlerin hayatına benzeyen bir önderliktir.
Vatandaş elektrik faturasını öderken düşünüyorsa, makam sahibi de karar alırken onu düşünmek zorundadır. Vatandaş kirayı ödeyemiyorsa bunu bilmeyen bir yönetici ülkenin istikametini tayin edemez. Kurtuluşun başladığı yer, önderin halkın seviyesine değil, halkın hayatına yaklaşmasıdır.
Aynı caddeyi paylaşan, aynı sorunları gören ve aynı yükü hisseden bir önder, milletiyle birlikte yürüyen kişidir. Çünkü en doğru önderlik milletin üzerinde duran değil, milletle omuz omuza yürüyen önderliktir. Toplumun yükünü sırtlayan kişi toplumun kaderini de taşıyabilir. Gerçek önder, hayatı halktan öğrenmeye devam eden kişidir.